30 Temmuz 2014 Çarşamba

Siyabend Fırat Çetin'in Cemal Çoşkunla Yaptığı Söyleşi

Siyabend Fırat Çetin'in Kürdistan Federe Bölgesi BDP temsilcisi Cemal Çoşkun ile Yaptığı Söyleşi

siyabend-firat-cetinin-cemal-coskunla-yaptigi-soylesi
 Merhaba Cemal Coşkun…

Okurlarımıza öncelikle sizi tanıtmak isteriz. Biraz kendinizden ve konumunuzdan bahseder misiniz?

Sizde hoş geldiniz. Tabi bir insanın kendisinden bahsetmesi gerçekten zor. Ben 1978 den beri Kürtlerin, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde aktif yer alan 1979 da yakalanıp 10 yıl ceza alıp Diyarbakır vahşetini yaşayan,  çıktıktan sonrada legal demokratik alanda HADEP ten en son DTK sözcülüğüne kadar kesintisiz olarak İstanbul, İzmir il başkanlıkları da dahil parti meclis üyesi, MYK üyesi, genel başkan yardımcılığı ve ifade ettiğim gibi en son da DTK’nin sözcüsü olarak şimdi de BDP’nin Kürdistan Federe Bölgesi(Kuzey Irak) Hewler(Erbil) temsilcilerinden olarak siyasal cizgiyi izleyerek geldim. Tabiî ki çok uzun bir süre, bu uzun süre de gerek zindan boyutuyla gerek işte dış Dünya da siyasal mücadele süresince karşılaştığımız çok şeyler oldu. Yani bunları anlatmak, ifade etmek ne bir röportaja ne birkaç makaleye bunları sığdırmak gerçekten zor.

 

Ama kısaca şunu ifade edeyim ki; 18 yaşından beri aktif olarak bu Kürt siyasetinin bir aktiristi, bilgi birikimim, becerimle, yeteneğim  ve idrak düzeyim elverdiği oranda özgürlük mücadelesinin kanla canla yaratılmadığı manevi bağlılık temelinde ve bütün olumlu değerlerimizin bileşkesi, halkımızın adeta yeniden ruh, can verip demokratik toplum bilincinin açığa çıkıp ve bu bilincin etrafında yaratılan bütün örgütlenmelerde, paradigmasıyla, duruşuyla Kürt halk öderliliğinde çok büyük etkisi vardır. Bu boyutuyla böylesi bir siyasal gelenekten günümüze kadar, özgürlükçü, demokratik, halkının maddi ve manevi değerlerine bağlı, çevre halklarla barış içerisinde bir arada yaşama felsefesinin mimarının çizdiği yolda ayakta kalıp bugüne kadar siyasi varlık göstermeye çalıştık diyebilirim.

 

Tüm coğrafyamızda çok sıcak gelişmelerin yaşandığı bir dönemdeyiz. En sıcağından başlayalım isterseniz. Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata İmralı’da Öcalan’la bir görüşme gerçekleştirdi. Bunu ve son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi tabi öncelikle şunu söylemeliyim, bu basın ve yayında ereyce tartışıldı tabi tartışılması Sayın Ahmet Türk ve Sayın Ayla Akad Ata’nın İmralı’ya gidip görüşme yapması son derece sevindiricidir. Çünkü bir buçuk yıldan beri Oslo sürecinin bozulmasıyla beraber Kürt halk önderi Sayın Öcalan üzerinde ciddi bir tecrit vardı. Ne ailesiyle ne de avukatlarıyla görüştürülmüyordu. Bu boyutuyla yani Sayın Öcalan milyonlarca insanın ‘’Siyasal iradem’’ dediği, Önderim dediği bir kişilik ki yani bu 30-40 yıllık Kürtlerin mücadele tarihinde biliniyor.

Şimdi sen bir devlet olarak bu iradeyi bir buçuk yıl tecrit altında tutuyorsan haliyle bu halkın uygularını rencide edersin ve bu halkı iradesine saygısızlık yaparsın. Maalesef AKP şahsında Türk devleti, Kürt halkının iradesine saygısızlık yaparak hala hem Sayın Öcalan’ı cezaevinde tutmaktadır yetmiyormuş gibi birde tecrit uygulayarak dış Dünyayla bütün bağını koparmaya çalışmaktadır. Bu hiçbir yerde görülmüş bir tavır, davranış değildir, onun içinde bu tavır ve davranışı şiddetle kınarken bir buçuk yıldan sonra da olsa çözün noktasında yani Kürt sorunu barışçıl demokratik çözümü noktasında, diyaloğun başlaması ve akabinde müzakerelerin gelmesi noktasında samimi bir yaklaşım varsa da bunu olumlu bir adım olarak değerlendiriyorum. Diğer yönlü eğer farklı hesaplar varsa da bu farklı hesapların boşa çıkarılmasında da Kürt siyasetinin kendi rolünü oynaması gerektiğini düşünüyorum.

 

 

Sıcak bir gelişmede Paris de yaşandı. Bu görüşmelerden sonra barış süreci tüm notalarını tamamlarken Paris’ten gelen haberler barış sürecini durdurur gibi oldu. Öldürülen bu 3 kadın siyasetçiyle ilgili neler söyleyeceksiniz?

Şunu şöyle söylemeliyim ki başta şiddetle, nefretle aynı şekilde 3 arkadaşımızın şahsında yapılan bu katliamı hem kınıyorum hem de bu arkadaşlarımızın şahsında erkek egemen zihniyetini ve uluslar arası gladyo sisteminin kadına yaklaşımının bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü 5000 yıllık iktidarcı, hiyerarşik, devletçi yapının kartopu gibi yuvarlanıp günümüzde uluslar arası bir sistem konumuna gelmesinde en önemli etkenlerden biri kadının düşürülmesi ve kadınla beraber toplumun düşürülüp esir alınmasıyla beraber başladı. Ve bu zihniyet hala günümüzde kapitalist, modernist tarafında devam ettirilmektedir. Bu katliamda bu zihniyetin bir ürünüdür ki bu arkadaşlarımız hem devrimci demokratik kişiliğe sahiptirler, biri Yezidi diğer ikisi de Alevi ve aynı zamanda Kürttürler. Yani hem Alevi hem Yezidi hem Kürt hem kadın hareketinin birer ögürlük değerleri hem de PKK’nin kurucu kadrolarından biri ki PKK’nin de kadın yaklaşımına baktığımızda, bugüne kadar Dünya genelinde hiçbir sol hareket hiçbir devrimci hareket hiçbir liberal veya kendine demokrat diyen veya anarşistim veyahut feministim diyen hiçbir hareket kadın sorunun tarihsel e toplumsal bir sorun olduğunu ve bu sorunu tarihsel ve toplumsal gerçekliğin ışığında ele alıp değerlendirmek ve buna uygunda kadını güç sahibi yapmak, kadını irade sahibi yapma bu temelde kadını kendi benliğine sahip çıkacak, yürütecek konuma getirmek hiç kimse tarafından başarılamamıştır.

Yani ifade ettiğimiz çerçevede ilk kez bu halkın önderliği yine aynı şekilde de PKK’nin de kadın şahsında bu mücadelenin başarıya ulaşması için ortaya koyduğu pratik göz önüne getirilince Sakine arkadaşımızın da özellikle böylesi bir paradigmanın ve felsefenin militanı hem de böylesi bir örgütlenmenin ilk kurucu kadrolarındandır. Ve yaşadığımız süreç de göz önüne getirildiğinde bölgenin hassasiyeti ve Kürt sorunu artık bugün uluslar arası etkileri de göz önüne getirildiğinde ben Sakine arkadaşımızın tesadüfen seçildiğine inanmıyorum. Özellikle Türk gladyosuyla Avrupa gladyosunun ortak bir planı olduğu düşüncemi de pekiştiriyor. Çünkü gladyonun esas merkezi Avrupadır. Her ne kadar bugün o merkezi Almanya ev sahipliği yapıyorsa da Fransa’yı da diğer Avrupa ülkelerini de bundan ayrı ele alıp değerlendiremezsin. Her ne kadar işte tavsiye ettik, işte demokratik hukuk devletlerine bir yaklaşım varsa da uluslar arası sistem kendisini tehdit altında hissettiğinden itibaren bu yatırdığı güçler harekete geçerek bunu kimi yerde fiziki kimi yerde soyut savaşın birer aktörü olarak devreye sokmaktadır.

Ve böylesi bir süreçte Sakine arkadaşımızın katledilmesi; birincisi, Kürt özgürlük hareketine, özgür kadın hareketine ve Sakine’nin şahsında hem Kürtlere hem Alevilere hem kadınlara hem de özgürlük mücadelesine bir nevi gözdağıdır ve size reva gördüğümüz size vereceğimiz kadınların gözyaşından, katliamlardan başka bir şey değildir. Ve bunu da arkadaşlarımızı katlederek pratik olarak ortaya koydular.

Tabi ben bu katliamı göz önüne getirdiğimde, Maraş katliamı da aklıma geliyor çünkü Maraş katliamında da Maraş’ın batıya açılan sınır il olması hem Alevi Kürt ve Türklerin hem Suni Kürt ve Türklerin hem de devrimcilerin iç içe yaşadığı bir şehir ve dolayısıyla bu olay bunları da çağrıştırıyor. İttifak ve ortaklaşmaları halinde bunun Türkiye ve Kürdistan için bir prototip teşkil etmesi kont gerilla tarafından böyle bir katliama reva olarak tabi tutulmasını beraber getirmiştir ve ondan sonra sıkı yönetim getirilmesi ve ondan sonra da 1990’lar dan bugüne kadar 12 Eylül anayasası ile idare edilen bir Türkiye toplumun bütün dinamiklerinin darmadağın edilmesi yani hem sosyal hem siyasal hem kültürel hem hukuk bütün dinamiklerinin dağıtılmasını beraberinde getirmiştir.

Bu arkadaşlarımızın da hem Alevi olmaları hem Kürt olmaları hem Yezidi olmaları hem de kadın olmaları bir bütün olarak zihniyetlerine karşılık gerçekleştirilen bir katliamdır. Bugün hem uluslar arası bu zihniyetten korkuyor hem de Türkiye Cumhuriyeti bu zihniyetten korkuyor çünkü bu zihniyet bir bütün olarak toplumu kendi doğallığıyla yüz yüze getiren ve toplumun dokusunu bozan doğanın dengesiyle oynayan kapitalist ve modernist güçlere karşıda insanlığın yeni umudu olan bir zihniyettir. Yani daha önceleri Marksistler yeni bir heyecan yaratmıştı muazzam derecede bir emek bir çaba bir bedel de ödemişti ama kapitalistlerin zihniyet kalıbının ötesi de bir düşünsel yaklaşımdır bir felsefe ortaya koyamadıkları içindir. İktidarı burjuvazinin elinden alıp proleteryaya teslim edip kendi elleriyle tekelci bürokratik devlet kapitalizmini yaratarak en nalet kapitalist pratikleri sergilemiştir.

Ve burada da iktidar-devlet, hiyerarşi noktasında yeteri derecede donanımlı olmamaları ve tarih sahnesinde bunun yol açtığı gelişmeleri görememeleri ve hatta devleti ilerici rol aktif etmeleri, kapitalizmi ekonomizm olarak değerlendirmeleri, Sovyetlerde, Çin’de, Bulgaristan’da, Arnavutluk’ta yaşanan pratik süreçlerle bizi yüz yüze getirdi. İşte Kürt halk önderi ve özgürlük hareketi bütün bu tarihi olaylardan, olgulardan ders çıkararak hem kapitalist, modernist yapının hem de gerçekten demokratik uygarlık güçlerin konumunu, müteffiklerini göz önüne getirerek ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, hatta ahlaki estetik boyuta kadar, ekolojik boyutundan öz savunma boyutuna kadar yeni bir örgütlenme modelini ve yeni bir paradigmayı Kürdün şahsında Ortadoğu, Ortadoğu’nun şahsında da bu tür sorunları yaşayan tüm insanlık için kurtuluş umudu olacak bir paradigma durumuna dönüştü. Şimdi böylesi bir durumda kadının rolü büyüktür. Yani dediğimiz gibi tarihsel ve toplumsal bir olay. Kadınla beraber doğayla toplumun barışı bozuldu, kadınla beraber devlet hiyerarşi tarih sahnesinde yer aldı. Bu boyutuyla da Kürt özgürlük hareketi ve bunun kurucularından olan Sakine arkadaşımız ve ardıları şahsında da kadın ayağa kaldırıldı ve ayağa kalkan kadın, toplumu doğallığıyla buluşturma noktasında da çok ağır bedeller ödeyerek erkek egemen zihniyete karşı hem ayakta kalma hem adım atma hem de pratik mesafe alma noktasında bir hayli gelişim kaydetti. Bu boyutuyla, bu provakasyonu dediğim gibi bir taraftan özgür kadın hareketini diğer taraftan özgürlük hareketini bir yandan da aslında Fransa demokratik olduğunu söylüyorsa Fransa’ya, Fransa demokrasisine karşı geliştirilen bir harekettir diye düşünebiliriz.

İşte Oslo’dan sonra diyalog ve müzakere sürecide tekrardan başlama umudunu toplum da  yaratmışken toplumun barışa olan özlemiyle açığa çıkan bir heyecan varken böylesi bir katliamın bir taraftan bu heyecanı söndürme diğer taraftan da bu sorunun demokratik barış yönünde çözümünü istemeden kaostan işte belirsizlikten medet umarak sorunun çözümünü sürümcemeye bırakarak ve bunun üzeride kendi siyasetlerinde, çözümsüzlük siyasetlerini pratikleştirmenin bir yaklaşımı olabilir diye düşünüyorum. Tabiî ki bu olay aydınlatılırsa inanıyorum ki nu tür sorunların yüzyılımızda yaşanması temel faktör olan güçlerin zihniyeti perde arkasından perde önüne çıkıp gündeme gelecektir. Yani ben bunun açığa çıkacağından çok umutlu da değilim. Çünkü bunu bu çerçeve de Avrupa’da da Kürdistan’da da Ortadoğu da binlerce katliam vardır, binlerce faili meçhul vardır, uluslar arası sistemin direk parmağı olduğu içinde çok rahat izleyebiliyorlar. Belki kamuoyunda gizleyebiliyorlar ama bunu vicdanlarda gizlemeleri dolayısıyla zihniyette bunu gizlemeleri kesinlikle söz konusu değil ama birazda hem Avrupalı demokratik güçlerin hem de Kürtlerin demokratik mücadelesi bu yönde göstereceği refleks, tepki ve mücadele bu olayın boyutlarının açığa çıkmasında önemli bir rol oynar diye düşünüyorum.

Aysel Tuğluk’un “Kandilsiz çözüm olmaz”, Selahattin Demirtaş ve Gülten Kışanak’ın da “ İmralı’yı AKP ve CHP de ziyaret etsin sözleri kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt sorunu çok kapsamlı ve yüz yıllık bir sorundur. Dolayısıyla Osmanlının dağılmasından bu yana Cumhuriyetle beraber ilk yıllarlı olmasa da Cumhuriyetle yaşıt olan bir sorundur. Tabi 1921’ler de özellikle Kürtlerin inkarına, imhasına yönelik herhangi bir şey söz konusu değildir. 1921 anayasası hazırlanırken dahi Kürtlerin özerkliğinden bahsedilmektedir. Ki zaten bir bütün olarak Kürtler ve Anadolu da yaşayan halklar o günkü koşullarda Mustafa Kemal’le beraber hareket edip işgalci güçlere karşı bir ulusal kurtuluş içerisine girmişlerdir. Tabi 1921’e kadar da hazırlanan anayasada Kürtlerin inkarına ve reddine dayalı bir şey yoktur bu yönlü kimi tahminler de vardır Kürtlerim muhtariyetinden bahseden yani bugün ki terimle özerkliğinden bahseden kimi yaklaşımlarda vardır ve parlementodaki milletvekilleri Kürdistan’da ki milletvekilleri olarak tanılıyor, biliniyor. Ama 1924’te özellikle Atatük’ün sembolleştirilerek aslında siyaset etkisiyle değiştirildiği, bir nevi işte diliyle, tarihiyle git uğraş denilip Çankaya’ya atıldı. İttiat-i Terakiyi, ingilizlerin ve özellikle ulus devletçi bir yaklaşımı giderek egemen kıldırmaları ki İttiat-i Terakiyi herkes biliyor. İşte Osmanlının dağılmadan çıkıp gelen ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri gücü Türkiye Cumhuriyetine aktaran ve adım adımda oraya egemen olan bir gelenek ki bu gelenek İngilizlerle buluştuktan sonra da 1924 de yeni bir anayasa hazırlanıyor ve bu anayasayla beraber artık tekçi zihniyet, ulus devletçi zihniyet egemen kıldırılmaya çalışılıyor.

Tabi ulus devletçi zihniyet nedir? Egemen ulus içerisinde bütün mezheplerin, bütün dillerin, bütün kültürlerin eritilerek tek tipçi bir zihniyetin her alanda yaşamsalaştırılmasıdır. Diğer dil, kültür ve mezheplerinde eritme yaklaşımı ise bu sefer de bunu hangi araçlarla yapacak bunu iki yöntemle yapacak; biri askeri hegomanya araçları ile diğeri ideoloji hegomanya araçlarıylan. Türk devleti de bunu çok güzel bir şekilde yapmıştır. Daha doğrusu Lozan’la beraber Kürdistan’ı dörde bölen ülkeler bunu çok güzel bir şekilde uygulamışlardır. Hem sosyal hem siyasal yaşam da, hem idare hem askeri yaşamda Kürde ait hiçbir toplumsal dinamiği kendi adına bırakmama temelinde asimilasyoncu zora dayanan bütün araç ve gereçlerini de devreye sokarak Kürt inkarını derinleştirip günümüze kadar getirmişlerdir.

Kürtler dönem dönem bu politikalar karşısında isyanlarla kimi pratik adımlar içerisine girmişlerdir, işte Koçgiri’den Şex Said’de, Ağrı’dan Dersim’e kadar uzanan bir süreç ve Dersim katliamıyla beraber tamamlanan Kürdistan işgali ve ondan sonra da asimilasyoncu politikaların ideolojik ve askeri hegomanya araçlarıyla bir bütün olarak Kürdistan’ın en ücra köşesine kadar etkisini hissettirecek şekilde devletin bütün aygıtlarını devreye sokma süreci.

1970’lerden sonra artık Kürtlerde bu durumu göz önüne getirerek özellikle okuyan Kürt gençleri, araştırma ve inceleme yapan Kürt gençleri,o günkü Dünya konjektöründe sağ ve sol kavramların yol açtığı etkilerle hem ulusal kurtuluşu hem sosyalizmi hem liberalizmi ve benzeri şeyleri bilince çıkararak buna karşılık tekrar dili, kültürü, kimliği için kimi araç ve gereçleri devreye sokarak varlık göstermeye çalışmışlardır.

PKK hareketi böylesi bir süreçte ucuca gelen bir harekettir. Yani Kürdün bütün dinamiklerinin dağıtıldığı, kendinden başka her şeye benzetilmeye çalışıldığı, toplumsal dokusunun bozulduğu bir noktada baş aşağı gidişata dur deyip Kürdü ayakları üzerinde durdurma ve adım attırma noktasında tarihe müdahale ettiği, müdahale ederken de hem iç gericiliğe hem de dış gericiliğe karşı varlık gösterme noktasında kendisini dizayn ettiği bir dönem ve bir harekettir. Ve o günden bugüne de bu mücadele sürüyor ama bu ittaatçı, Kemalist ve işte yeşil İslamcı olarak geçinen ve daha doğrusu yeşil Kemalistler diyelim daha doğru olur ve bunlar bilinen geleneksel 24 kafasını, ulus devletçi kafasını hala sürdürmektedirler ve hala da bir ülkenin Başbakanı ki kendisi Türk de değil Gürcüdür, hala tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek tek tek diyor. Bütün Dünya da biliyor ki bu tek tek Hitlerin faşizmidir, Franco’nun faşizmidir, Musolli’nin faşizmidir. Bu kafatasçı, tekçi ve toplumu tekleştirmeye çalışan zihniyetler ve o zihniyetlerin Avrupa’da açtığı felaketler de göz önüne getirildiğinde bugün ulus devlet Avrupanın merkezi özellikle Amsterdam ve London merkezli olmasına rağmen Avrupa da bir sistem durumuna gelip bütün Dünyaya egemen olmasına rağmen Avrupa dahi Hitler’in faşizmini Franco’nun ve Musolli’nin açtığı faşizmi göz önüne getirerek Türkiye de bu inkarcı zihniyete zemin bulup bunda varlık göstermesi kesinlikle söz konusu değildir.

Bu boyutu göz önüne getirildiğinde Sayın Ahmet Türk’ün söyledikleri hem görüşmelerde tartışılan konuların sorunun çözümü noktasında ne kadar hassas olduğunu ve ne kadar ciddi şeyler olduklarını bir kez daha anlayabiliyoruz. Tabi ki dediğim gibi Sakine arkadaşlarımızın cinayeti de böylesi bir süreçten kopuk ele alınamaz, karanlık güçler hala iş başındadırlar ve bu sorunun çözümünü istemiyorlar. Bunda bir Suriye faktörü vardır, İran faktörü vardır dolayısıyla Amerika’nın bölgedeki hesapları vardır, İsrail’in, İngiltere’nin ve Avrupa’nın hala bölge üzerinde stratejileri vardır, bunların hepsini göz önüne getirdiğimizde parçaları birleştirdiğimizde bu cinayete anlam yükleyebiliyoruz. Ha bu sürecin ne noktaya varacağına gelince de eğer hükümet gerçekten çözüm istiyorsa ki ben bu noktada PKK’nin çözüme kesinlikle samimi yaklaştığına inanıyorum.

Bu nokta da Sayın Öcalan’nın kesinlikle samimi olduğunu 1993’ten bu yana da Bareılas’ta yapılan ilk ateşkes ilanından, çağrısından günümüze kadar da barış için demokrasi için Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun demokratik çözümü noktasında ortaya koyduğu hem düşünceleri hem pratikleri de yakından takip ediyorum ve bu noktada samimiyetine yürekten inanıyorum. Ama bu boyutuyla henüz hükümet ve devlet nezdinde dilde, üslupta, yaklaşımda ciddi bir değişikliğin olmadığını da görüyorum. Gerçekten samimilerse bu tür provakasyonların önüne geçebilecek gücü de gösterirler.

Bugün mesala PKK disiplinli bir harekettir. PKK’nin hiçbir kadrosu, PKK’nin izni olmadan kendi başına böylesi bir provakasyona hem ahlaki olarak girmez, hem felsefik olarak girmez hem de bu nokta da kesinlikle disiplin dışına çıkmaz. Ama bu tür şeyleri maalesef devlet bazen rutin dışı şeyler yapar diyen Demirel’i de göz önüne getirdiğimizde bu tür şeyleri işte devlet çok yapmıştır, Çiller’in, Ağar’ın pratikleri ortadadır, henüz hafızalardadır 17500 faili meçhul cinayetinin izlerini hala toplum taşıyor. Ve bugüne kadarda birinin faili ortaya çıkmamıştır ve yargılananlarda devletin ve toplumun başına bela olan 12 Eylül hukukunu aklama temelinde bir yargılamadır. Yasalar nezdinde kendi cellatlarını aklayıp tekrar toplum içerisinde bir belirsizliğe sürüklüyorlar.

Burada niyet çok önemli gerçekten devlet bu sorunla yaşamak istemiyorsa, Ortadoğu yeniden dizayn edilirken kendi sorunlarını çözüp iç barışı sağlayıp Dünya ya açılıp demokratik değerleri kendi toplumunda egemen değer durumuna getirmek istiyorsa hükümette, devlette bu tür provakasyonların kesinlikle önlemini almalı bu nokta da hatta örnek almaları gereken şey varsa da PKK den örnek alsınlar. Disiplin noktasında 80 yıllık bir hatta 600 yıla Selçuklu onun veliahtı Osmanlı ki bunlarla çok övünürler hep devlet idare ettik hep devlet yönettik, hep iktidar olduk, hep şunu yaptık bunu yaptık diyorlar o zaman 70’li yılların ortalarında kurulan bir örgütün disiplininden ve olaylara, olgulara yaklaşımından ders çıkarsınlar bu tür provakasyonların önüne geçsinler ki eğer samimiyse ve çözümsel yaklaşıyorlarsa. Ha niyet samimi değilse ne olur, Kürtler eski Kürtler değil belki 20. Yy da Kürtlerin önderliği yoktu, basın yayını yoktu, ekonomisi yoktu, askeri yoktu bütün bunları bugün göz önüne getirdiğinde Kürtler belki devlet değil ama bir devleti devlet yapan olgularında ötesinde çok daha ileri bir düzeyde demokratik bir toplum bilincine ve bu yönlü toplumu idare eden kurum ve kuruluşları açığa çıkarmıştır. Üstelik iktidarcı, devletçi zihniyetten ziyade toplumcu bir zihniyette birçok toplumu bir araya getirmişlerdir. Bu noktada oynanan oyunlarda göz önüne getirildiğinde Kürtlerin zaten kaybedeceği bir şey yok ha sonuçta bir bütün olarak Türkiye’yi yönetenler baltayı kendi ayaklarına vuracaklar. Kürtler kesinlikle Türkiye’yi bölmek istemiyorlar, Kürtler demokratik ulus esaslı bir yapılanma içerisinde Türk kardeşleriyle barış içersinde kardeşçe, eşit koşullarda özgür yaşamak istiyorlar. Ama Türkiye’yi yöneten bu zihniyet adeta Türkiye’yi parçalamak için elinden ne geliyorsa yapıyor, bu konuda kullanılmaması gereken birliğe, beraberliğe zarar veren ve kullanılmaması gereken ne kadar araç ve gereç varsa hepsini devreye sokmuştur.

Yine de diyoruz ki; Kürtler bu noktada demokratik ulus esprisiyle, demokratik Türkiye, demokratik Özerk Kürdistan felsefesinin hakim olduğu demokratik bir anayasanın hazırlandığı ve bu noktada da samimi ve ciddi, pratik adımların atıldığı bir Türkiye de yaşamak istiyorlar. Bir demokratik Özerk Kürdistan da yaşamak istiyorlar. Ve her ulusa bir devlet mantığından ziyade demokratik insanı, ahlaki vicdanı ve değerleri daha önde tutuyorlar. Yani hem Wilson Prensiplerine dayanan ulusal bir devlet hem Stalin’in “Kendi kaderini tayin hakkı” dediği ulus devletçi zihniyetten ziyade demokratik ulus değerlerini esas alan bir yaklaşımda Kürtler ısrar ediyorlar. Ama bütün bunlara rağmen bu talepler sorunun muhatapları, özellikle devlet tarafından, hükümet tarafından dikkate alınmasalar bu Kürtler bu yüzyılda çaresiz değil, Kürtlerde demokratik özerkliklerini yaşarlar.

Demokratik özerkliğin bir boyutu kendi toplumunu örgütleme boyutudur. Diğeri de devletle olan hukuku formüle etme ve bu hukuk çerçevesinde bir yaşamı dizayn etmedir. En azından bugün devlet çözüme yaklaşmasa da Kürtler kendi demokratik özerkliklerini kendi boyutlarıyla yaşarlar ve alternatifsiz olmadıklarını da pratik olarak öz savunmadan hukuka, kültür sanattan demokratik değerlere yaklaşıma kadar, siyasal alandan sosyal alana kadar içinde bulundukları pratik duruşla alternatifsiz olmadıklarını gösteriyor.

Türkiye’de ki sıcak gelişmeler karları ve soğuğu erite dursun bir sıcak gelişmede burada Irak ta yaşanıyor. Irak Cumhurbaşkanı Sayın Talabani’nin sağlık durumu ciddiyetini koruyor. Talabani sonrası neler olabileceği konuşuluyor. Siz neler düşünüyorsunuz? Gidişatı nasıl yorumluyorsunuz?

Öncelikle Sayın Talabani’ye sağlık diliyorum. Temennimiz odur ki bir an önce sağlığına kavuşur, kendi görevinin başına döner en azından bugün Talabani sonrası yapılan tartışmalara da noktayı koyar. Tabi ki insanoğluyuz, Dünyada fanidir, ne zaman ne olacağı da belli olmaz. Böylesi bir durumda da ben şuna inanıyorum yani YNK’nin veyahut Talabani’nin geleneğini sürdüren akımların kendi aralarında sağduyulu bir yaklaşım sergileyerek, bunu bir çatışmanın yani liderlik, iktidar kavgasına bunu çok farklı noktalara götürmeden üzerinde hem fikir olacakları bir lider çıkarabileceklerini bu yönlü potansiyellerini, bu yönlü alternatiflerinin de yaratılabileceğine inanıyorum. Tabi ki bu yönde birçok hesap yapılıyor. Yani ben bu hesapların pratik olarak tutar mı tutmaz mı onu kestiremiyorum.

Yani özetle ifade edeyim Sayın Talabani’nin bir an önce sağlığına kavuşup kendi görevinin ve halkının başına dönmesini temenni ediyoruz. Şu an ki yapılan açıklamalarda giderek sağlığının düzeldiğine yöneliktir. Temennimiz de odur ki bir an önce düzelip kendi görevinin başına geçsin, sonrası ne olur; sonrası da ben YNK’nin Talabani geleneğinin sürdürücülerinin kendi içlerinde sağduyulu tartışmalarla bir sonuca ulaşacakları düşüncesindeyim. Tabi ki bölge açısından İran açısından Türkiye açısından Suriye açısından Kürdistan açısından özellikle güney boyutuyla Kürdistan açısından birçok düşünsel tartışma kamuoyunda yürütülüyor. Tabi bunlar yürütülen tartışmalardır, maddi olarak pratikte neye tekabül eder neye etmez kestirmek zordur. Nihayetinde kendi iç sorunları ve bu iç sorunlarını da Kürdistan’ı bir örgüt olarak ben aşabileceklerine inanıyorum. En azından temenni ediyorum.

Hiçbir güce malzeme vermeden bu sorunu aşabilecekleri güce, potansiyele sahip olduklarını görüyorum.

Sayın Coşkun sizinde aralarında bulunduğunuz DTK heyetiyle birlikte Kürdistan Federe Bölgesindeki siyasi partileri ile PÇDK ile Kerkük valisi ile görüşmeleriniz oldu. Barzani ile görüşmeleriniz oldu, neler görüştünüz? Tartışmalı konulardan biri de Kerkük. Türkiye’nin Kerkük Türkmenlerinden Kürtlerden yana davranmasını istediği iddia edildi. Bu konuda son durum nedir? Görüşmelerinizden bize biraz bahseder misiniz?

Demokratik Toplum Kongresi adına bir heyet gelmişti, o heyetle beraber BDP Hewler(Erbil) temsilciliği olarak bir program çıkarıp bir dizi görüşmelerde bulunduk. Ki ben kendimde bir önceki dönem DTK’nın sözcüsüydüm dolayısıyla uzun bir süre bu sözcülüğü devam ettirdim. Aynı zamanda partimiz Barış ve Demokrasi Partisi de DTK’nın bir bileşenidir. Dolayısıyla da DTK’nın bir bileşeni olmamız benimde DTK’nın eski bir sözcüsü olmam bugünde yine aynı şekilde burada DTK adına yapılan çalışmalarında bir aktivist olmam böylesi bir programın hayata sağlıklı bir şekilde geçmesi noktasında ister istemez yani beni daha sağlıklı adım atmaya sürükledi. Bu boyutuyla da kesintisiz, aksaksız, sağlıklı bir program yürütme olanağımız oldu. Zaten gelen arkadaşlarımızın, heyetimizin de bu görüşmelerde üzerinde durdukları temel iki konu vardı; Biri Rojewa’nın durumuydu, diğeri Kerkük ve merkezi Irak hükümetinin yaklaşımları doğrultusundaydı.

Bu boyutuyla Rojewa’nın durumu biliniyor, Kürtler orada kendi Demokratik Özerkliklerini inşa etme noktasında bütün alanlarda örgütlenmişlerdir. Özellikle orda hükümet dışı olanların hükümete karşı veya Esat’a karşı savaşanların yanlış politikalarına alet olmamışlardır hem de Esat rejimine karşı, Esat rejiminden yana yer alıp bu kendini muhalif olarak nitelendiren güçler karşısında varlık göstermemişlerdir. Çünkü oradaki Kürtler bunun yalnız Suriye boyutu olmadığını bu müdahalenin geliştirilmeye çalışılan muhalefetin veyahut Esat’ın bu yönlü geleneksel tavrındaki direncin yalnız ondan kaynaklı olmadığını, uluslar arası boyutu olduğunu bir taraftan Türkiye işte İsrail’den, İngiltere’den Amerika’ya kadar uzanan adeta eski NATO kampını andıran bir taraf olduğunu, diğer tarafında İran, Suriye ve Çin’den Rusya’ya kadar uzanan bir taraf olduğunu bir nevi Suriye şahsında Ortadoğu’da kendi politikalarını hükümran politika durumuna getirme çerçevesinde uluslar arası güçlerin çatışma alanına dönüştü. Şimdi bu iki yaklaşımı da Kürtler öteden beri doğru yaklaşımlar olarak görmedi. Yani doğrudur, 1990’da Kürtler strateji değiştirdi, yeni bir paradigmayla, yeni bir stratejiyle siyasal, sosyal olguları ele alıp ona uygun pratikler içerisine girdi. Ama 1999 öncesinde hatta 1990 öncesi de Kürtler her zaman bu ikili yaklaşım karşısında temkinli olmuşlardır ve bu iki yaklaşımdan da insanlığın temel sorunları çözmeye yeten yaklaşımlar olmadığını sol ve sosyalizmle ve sonra kimi etkilenmeler olsa da aslında Kürt önderliğinin ve özgürlük mücadelesinin her zaman bir farklılığı, bir özgünlüğü söz konusu olmuş ve o özgünlüğü o farklılığı muhafaza etmesidir ki bugün sol adına sosyalizm adına hareket eden bütün güçler Sovyetlerin, Arnavutluğun, Bulgaristan’ın dağılmasıyla yerle bir olurken 90 sonrası özellikle Kürt özgürlük hareketinin başkaldırmaması bu nokta da söylediklerimizi teyit etmektedir. Bu boyutuyla Kürtlerin oradaki tavrı bence olumlu bir tavırdır. İki tarafın yanlışı ile iradesini buluşturmama, halkının örgütlüğüne ağırlık vermesi, kendi halkının şahsında insani değerlerin muhafaza edilmesi, korunması, kollanması çerçevesinde bir pratik yaklaşım ki doğru olan yaklaşım da buydu. Ve yine oradaki halklarla beraber gerçekten biraz toplumcu özelliği olan yapılanmalarla beraberde barış içerisinde kardeşçe yaşayabilecek atmosfere zarar gelmemesi noktasında da arayışlarını pratik olarak sergilemesi yani olumlu bir yaklaşım diye düşünüyorum. Bu boyutuyla da Irak tarafından Rojewa’nın bir kapısı vardı ve Türkiye zaten kapıları kapatmış ancak kapıları çetelere açıyor, çeteleri silahlandırıyor, maddi ve manevi onlara destek veriyor ve onları Rojewa’nın üzerine yani Suriye Kürdistan’ının üzerine yolluyor. Tabi burada amaç nedir? Amaç Kürtlerin Suriye de statü sahibi olmamasıdır. Statü sahibi olmamasının istemeleri bu yönlü çirkin bir yaklaşım sergilemelerinin temel nedeni bundandır. Suriye Kürdistan’ı, Kürdistan’ın en küçük parçasıdır. Kürt nüfusunun en az yaşadığı parçadır. Ve bu koşullarda en küçük parçanın statü sahibi olması ve bu statü sınıfları arasında meşruluk göstermesi Türkiye’ye hem siyasal anlamda hem sosyal hem diplomatik alanda ve diğer alanlarda ciddi bir zorlukla yüzyüze getirecektir. Çünkü yarın siyasi ve diplomatik çalışmalarında iki üç milyon nüfusa sahip olan en küçük parçası statü sahibi iken yirmi milyon olarak veya daha fazla olarak telafuz edilen ve en büyük coğrafi parça olarak telafuz edilen Kuzey Kurdistan’ın statüsüz kalması bunların siyasal ve diplomatik olarak veremeyecekleri cevaplarla bunları yüzyüze getirir.

Bu boyutuyla da bu parçanın statü sahibi olmaması için her şeyi yapmaktadırlar. Ya da kendi çıkarlarına göre kendi ellerinde oyuncak gibi kullanabileceği bir yönetim ve adeta yani dediğim gibi üzerinde her türlü hesabı pratikleştireceği bir yönetim olursa, işbirlikçi bir yönetim olursa ona da eyvallah demeyeceği kendisini gösteriyor.

Türkiye’nin, Suriye politikalarını ben yalnızca Esat karşıtı politikalar olarak görmüyorum. Yani Esat daha dün kardeşiydi, ne zaman düşmanı oldu. Kürtler aptal değil, bunları çok iyi gözlemliyorlar. Temel faktör Esat’a karşı uluslar arası sistemin yaklaşımını biliyor, onunla karşı karşıya gelmek istemiyor, çünkü kendiside Büyük Ortadoğu’nun Eş Başkanıdır. Büyük Ortadoğu projesinin Eş başkanı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla o boyutuyla Eş başkanlık görevini Esat’a karşı yapıyor diğer taraftan da Kürtlerin statü sahibi olmaması noktasında da her türlü kirli politikaların Türkiye üzerinde orda Kürtlere karşı gelişmesi noktasında da pratik zemin sunuyor.

İşte o çetelerin Serîkanî’ye saldırması, silahlandırılarak gönderilmesi, ekonomik olarak beslenmeleri bunun bir parçasıdır ki bu politikanın da kesinlikle tutmayacağını yanlış olacağını bugün işte Güne Kürdistan dan içine girilen kimi ekonomik şeyler vardır, kimi siyasi şeyler vardır, başta burası içinde birçok şey söylüyordular ama bugün burayı tek görmüyorlar ve öncesi Sayın Barzani söylemedikleri çirkinlik yokken şimdi kardeşi Barzani oldu.

Biz öyle bir noktaya gelmelerini de istemiyoruz. Yani bir daha kendilerinin bu kadar zavallı bir konuma düşürülmelerini de doğru görmüyoruz. Şu an da diyoruz ki Türkiye’nin yapacağı tek şey bir an önce PYD ile ‘’Destêbilinda’’ da ki Kürt halk konseyi ile ilişkiye geçerek şimdiden diplomatik, ekonomik, sosyal, siyasal ilişkilerini geliştirerek Suriye de ki Kürtlerin de Türk halkıyla oradaki Kürt kardeşleriyle diyaloğunu ve ilişkilerini geliştirmelerini sağlamalı diye düşünüyoruz ki bu Türkiye’ye kaybettirmez tam aksine siyasal diplomatik ve diğer alanlarda kendilerini güçlendirir diye düşünüyoruz. Tabi diğer boyutu işte buradaki sınır kapısının da kapalı olması, bu konuda yani özellikle Suriye’de ki kimi örgütlenmelerle PYD de başta olmak üzere kimi görüşmelerimizde oldu, sınırın kapalı olduğunu Türkiye’nin ambargo uyguladığını Suriye tarafında savaş varken Maliki’nin kapıları kapattığını dolayısıyla toplumun açlıkla, yoksullukla, sefaletle, bu kış koşullarında zorluklarla karşı karşıya olduğunu binlerce çocuğun hasta olduğunu ve bu kapıların kapalı olmasından kaynaklı Doktor ve ilaç tederikinin yeteri derecede sağlanamadığını bu yönlü işte benzin, mazot gibi şeylerin ticaretinin yapılmadığını temel gıda alışverişinin yapılmadığını bundan dolayı da kapıların açılmasına yönelik bir beklenti bu boyutuyla da gelen heyetimizle beraber bütün kurum ve kuruluşlarla bunları paylaştık. Maliki’nin ve Kerkük’ün durumuyla igili görüşmelerimiz oldu.

Görüşmeler olumlu ve samimi bir havada geçti, sonuçta sınırın kapalı olmasının yol açacağı gelişmelerde tartışıldı. Tabiî ki o boyutuyla yani biz bunları söylerken merkezi Irak hükümetinin bölge hükümeti üzerindeki baskılarını göz ardı etmiyoruz. İran faktörünü, Türkiye faktörünü, Amerika faktörünü göz ardı etmiyoruz. Ama bütün bu gerçekliğe rağmen kardeş olduğumuz gerçekliğinin de göz ardı edilmemesi gereken bir faktör oldu. Ve bundan dolayı da birlik ve beraberlik halinde Kürtlerin hareket etmesinin sonuçta bütün bu güçlere, bu coğrafyanın, bu halkın tarihi ve kültürel değerleriyle gerçekliğini onlara tekrardan hatırlatıp onları tekrardan içe dönük kendilerini sorgulamaya itecek bir gelişmeyle de yüzyüze getireceğimizi düşünüyorum.

Bunlar paylaşıldı, tabiî ki yaklaşımlar pozitifti, biz yaklaşımlarda negatif bir durumla karşılaşmadık. Sanırım PYD’nin Eş başkanı Sayın Salim’in de bir açıklaması oldu; birkaç güne kadar sınırların açılacağına yönelik temel gıda ve insani ihtiyaç kapsamında değerlendirebileceğimiz malzemelerin sınırdan gidip geleceğini bu boyutuyla bu sorunun çözüleceği yönünde bir yaklaşım vardı.

Birleşmiş milletler çatısı altında 200 tane ulus devlet vardır. Kendi toplumsal sorununu çözen kendi komşusuyla sorununu çözen hiçbir ulus devlete rastlayamıyorsun. Bu kadar deneyim e bu kadar tecrübe önümüzdeyken biz onların fotokopisi değil tam aksine onların bizi örnek alacağı bir sosyal siyasal öz savunmalı yapılanma olabiliriz. Bizim onlardan örnek alacağımız bir şeyde yok çünkü insanlığa örnek alacağı hiçbir şey bırakmamışlar ama bizim gelenek, görenek örf ve ananelerimiz, aşiret hukukuna kadar dahi onların devletçi yapılarından çok daha iyidir ve çok daha ileridir. Çünkü doğaldır, toplumsaldır, insani değerlere ve vicdana dayanıyor, adil paylaşımlara dayanıyor, bu boyutuyla da Kürtlerin tarih boyunca böyle devlet peşinde böyle dediğimiz dar anlamda hegoman devlet peşinde koşmamalarını da bu doğal yaşamı daha bir anlayabiliyoruz.

Mezhepçi siyasetler Şii’leri kuşattıkça Şiiler de arayış içine girdiler gibi görünüyor. Irak da bundan etkileniyor gibi. Şii Maliki’nin Irak’ı Şii İran’la birleştirmeye çalıştığını iddia edenler de var, Irak’ın Suriye ile birleşmesini savunan da, üçünün birlikte davranmak zorunda kalacağını da. Bu senaryoların gerçekleşme durumu nedir? Kürtler olası senaryolarda nerede duruyor?

Şimdi birçok senaryo var. Kürtler bugün tam otonomi olmasa da yarı otonomi bir statünün sahibidirler. Adım adım da bunu tam otonomiye götürme gibi bir yaklaşımları da var. Ama merkezi hükümet bugün işte çokça tartışılan Kerkük de dahi bir çok Kürdistan şehrini henüz yerel hükümetin denetimine bırakmamıştır. Hala o eski egemenlikçi zihniyetini devam ettirme hatta güç yeterse Süleymaniye’den tutalım Erbil’den  Zaxo’ya gelebilecek şekilde kendi otoritesini pekiştirme yönünde bir yaklaşım sergilemektedir. Bu başlı başına sorundur yani Kerkük diyoruz fakat Kerkük’ün dışında da birçok il henüz merkezi hükümetin denetimindedir, yerel yönetimin denetimine bırakılmamış.

140. Madde çokça tartışılan bir maddedir. Buradaki hükümetin kimi eksikleri de olsa ama 140. Maddenin de hayata geçirilmemesi başlı başına sıkıntının kaynağıdır. 140. Madde hayata geçirilirse birçok sıkıntının çözüm yoluna gireceğini düşünüyorum.

Şiilerle sunilerin kavgası, Kürtlerle Maliki’nin çekişmesi, yine Kürtlerin giderek suni kampın kucağına Türkiye şahsında itmeleri, Şiileri de İran’ın kucağına itmeleri tesadüfi gelişen bir durum değildir. Yani Amerika bölgeye müdahale ederken, Irak’ı işgal ederken Saddam’ı devirirken bence toplum bilimcileri, siyaset bilimcileri inceden inceye bunu hesaplamışlardır ve yaralı bırakıp gitmeleri bu sorunun kesinlikle bu şekil belli bir süre devam etmesinden medet umdukları içindir. Çıkarlarını bu kaostan bu gerginlikte gördükleri içindir. İşgal zaten başlı başına kabul edilecek bir tavır bir davranış değil, bir buçuk milyon insan deniliyor. Bir buçuk insan da olmasa on beş bin insan da olsa, on beş insan da olsa nihayetinde candır. Katledilmişlerdir ve hiçbir şekilde meşru gösterilecek bir şey de yoktur. Ama sen kendi iç sorunlarını çözmesen kendi demokrasini oturtmazsan kendinden bu tür zihniyetlere zemin olursun ve nihayetinde Saddam buna zemin olmuştu ve davetiye çıkarmıştı.

Halepçe katliamı göz önündedir. Hala da hafızalardadır. Onun dışındaki tarihsel olaylarda göz önüne getirildiğinde ve en sonda Filistin sorunundaki Saddam’ın tavrı Amerika’nın İsrail politikalarının dışında olması uluslar arası sermayenin bölgeler önünde set çekmesi Kürtler üzerinde yaptığı baskı ve katliamlar hepsi üst üste binince ister istemez uluslar arası bir müdahale zeminini kendi yarattı ve kendisinin akıbeti bugün biliniyor.

Tüm bunlar göz önüne getirildiğinde hala Amerika’nın bir çıkarı olduğunu ve Kerkük nezdinden İran’ın savaş istediğini düşünmüyorum. Kerkük dahilinde Irakla Kürtlerin bir savaşa girmesi halinde İran tarafından istenilecek bir durum değildir. Çünkü Amerika İran la bu kadar sıkıntıyı yaşarken İran, Amerika’nın tekrar gelip burnunun dibine dikilmesini istemez. Amerika da böylesi bir çatışmaya fırsat vermez biraz zamana yayarak bazı şeyleri soğutarak bir çözüm arayışı içerisindedir gibi gözüküyor. Çünkü Kürtlerle Maliki şahsında Iraklı Arapların savaşa girmesi, Suriye de ki savaşın boyutunu da farklı noktaya götürür, İran üzerinde ki umutlarını da boşa çıkarır. İki tarafında işine savaş gelmez.

Daha önce partimizin çağrısı da bu yönde oldu, BDP’nin bir çağrısı da vardı. Hatta DTK’nın çağrısı da bu yöndeydi ki ziyaret de bu amaçla gerçekleştirildi. KCK ve PKK’nin de bu yönde çağrıları oldu. Bir savaştan ziyade sorunların diyalogla, müzakereyle çözümünde ısrar edilmesinin iki halkın yararına olacağı kanısındayız.

Ama bütün bunlara rağmen sömürgeci, egemenlikçi politikalar güney halkının üzerinde ısrarla sürdürmeye çalışırlarsa da dört parça Kürdistan güçlerinin bu nokta da kesinlikle güney savunma yönünde de bir duruş sergilemelerinde bir yaklaşım söz konusudur.

Bu çerçevede peşmergeler de ziyaret edildi, Kürtlerin savaş istemediğini ama bir saldırı karşısında da kendilerini savunma hakkının meşru bir hak olduğunu ve bu hak güneyden ne kadar meşru ise kuzeyde de o kadar meşru bir haktır.

Bundan dolayı DTK ve BDP olarak kesinlikle meşru savunma temelinde peşmergenin içine gireceği her türlü tavır ve davranışın yanında olacağımızı belirttik.

Saddam sonrası Irak’ta özellikle Hristiyanlara ve Ezidiler’e yönelik çeşitli saldırıların olduğu, bu kesimlerin hayatının eskiye göre daha kötü olduğu yorumları yapılıyor. Neler oldu ve neden oldu? Bu kesimlerin hakları ve özgürlükleri nasıl teminat altına alınabilir?

Saddam döneminde Kürtler de dahil Hıristiyanlar da, Yezidiler de, Süryaniler de hakları hukuksal olarak teminat altına alınmış değildi. Bu sıkıntılar daha beter bir şekilde yaşıyorlardı. Saddam sonrası da henüz sistem oturmadığı gibi henüz bir anayasa Kürtlerle, Yezidilerin, Asurilerin daha doğrusu Hristiyan taban ile Müslüman tabanın merkezi hükümetle hukuku yeteri derecede netleştirilmedi. Bu bugünden yarına da öyle oturtulacak şeylerde değil. Ama özellikle Yezidilere, Süryanilere ve Hristiyanlara yaklaşımda o eski ulus devletçi yaklaşımı görüyoruz. Eski ulus devletçi, eğer Arapsa eğer Kürtse ve ya her neyse diğer dil, din, kültür, kimlik inkarı üzerinde kendisini şekillendirir ve onları kendi içlerinde eritip tek tipleşmeyi esas alır. Bu boyutuyla o eski ulus devletçi zihniyetin, milliyetçi zihniyetin henüz Irakta ortadan kalkmadığını görebilmekteyiz. Burada da ön görülecek model biraz önce de dediğimiz gibi demokratik ulus modelidir. Her ulus kendi kimlik değerlerini, dilini, kültürünü, sosyal yaşantısını geleneğini, göreneğini bütün doğallığıyla yaşar. Ama barış içerisinde de kardeşçe bir ulusmuş gibi bir pratik duruş sergiler. Birbirini inkar etmez farklılıklarıyla birlikte bir arada yaşama kültürü ve erdemliliği sergiler. Demokratik ulustan kastımız budur.

 Temennimiz de odur ki bu konuda güney hükümeti pratik içerisine girsin, bugün güney de Türkmenlerin okulu var, Süryaniler, Asuriler Saddam dönemine göre çok rahattırlar. Kimi yerlerde baskılarla yüzyüze gelebiliyorlar çünkü Şengal sorunu da başlı başına bir sorundur. Yani diyelim hala merkezi hükümete bağlıdır hala Yezidi Kürtlerin yaşadığı ciddi sorunlar vardır, onlar üzerinde ciddi hesaplar vardır.

Bu noktada özellikle Kürdistan bölgesi hükümeti kendi yaşadıklarından da ders çıkararak bugün ki kucaklayıcı politikasını çok daha ileri taşıması gerekir. Çünkü Kürdistan da yalnız Kürtler değil birçok kadim halkta bu topraklarda Kürtlerle beraber yaşamışlardır. O geçmişin kadim halklarını tarih sahnesine gömme yönünde bir hareket asla Kürtlere yakışmaz tam aksine onları ayağa kaldırıp, örgütlenmelerine zemin olup kendi kimlikleriyle kendileri olarak yaşamaları için tedbiri geliştirmek gerekir ki bunun da Kürtlerin başarabileceğine inanıyorum.

Kürtler bu yönüyle diğer halklardan çok farklıdır ve tarih boyunca da bunu göstermişlerdir.

Kürdistan Federe Bölgesinde BDP’ye ait bir büroda çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Türkiye’den buraya gelen Kürtlerin de ziyaret ettiği bir büro. Burada ne tür çalışmalar yapıyorsunuz, Kürdistan Federe Bölgesiyle ilişkileriniz nasıl? Onların size yaklaşımı nasıl?

Burası BDP’nin temsilciliğidir. Barış ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun barışçıl çözümünde Türkiye de diyebilirim tek aktivist ve Kürt orjinli olarak tanımlanan bir parti olabilir ama aynı zamanda Türkiye yasalarına göre kurulan bir partidir ve burada bir temsilciliğini açmıştır. Tabi temsilciliği açmada iki temel noktaya dikkat etmek gerekir;

Birincisi burası Kürdistan’ın güneyidir, bizler de kuzeyinde yaşıyoruz. İrademiz dışında coğrafyamıza sınırlar çizildi, ülkemiz dörde bölündü dolayısıyla halkımızın ruhu da, yüreği de dörde parçalandı. İşte bu egemenlikçi zihniyete karşı soysa, siyasal, kültürel, ekonomik alanda Kürtlerin dayanışması ve ilişkilerini sıcaklaştırması ki burada dediğim gibi böyle sınırlara, üniter devlet yapısına takılmıyoruz. Klasik anlamda bir ulus devletçi zihniyetin dışında ulus esprisiyle dört devletle dört parçalı özerkliklerle, otonomilerle, federasyonlarla Kürtler bu devletlerle birlikte yaşayabilir. Tabiî ki bu devletlerin, Kürtlerin demokratik özerkliğini kabul etmesi zaten demokrasiye duyarlı duruma gelmelerinin göstergesi olur.

Bu boyutuyla biz kuzey ile güney arasında hukuksal, siyasal ve kültürel anlamda ilişkilerin geliştirilmesi, yerel yönetimlerin birbirlerinin tecrübelerinden faydalanma yönünde bir diplomatik faaliyet içerisindeyiz. Bununla birlikte hükümetle de Sayın Barzani’yle de  YNK ve parlemento başkanından tutalım Kürdistanda faaliyet gösteren bir çok siyasi partiyle de görüşmelerimizi yürüttük. Sivil toplum kuruluşlarıyla da görüşmelerimiz devam ediyor.

Kürdistan Federe Bölgesinin bir partisi değiliz. Buranın sorunlarıyla ilgilenme ve buranın iç sorunlarını çözme gibi bir amaç içerisinde değiliz. Fakat sağlıklı ilişkiler geliştirerek siyasal ve toplumsal anlamda faaliyet gösteriyoruz.

Çok teşekkür ederiz. Sizin söylemek ve eklemek istediğiniz bir konu var mı?

Bu diyalog ve müzakere sürecinin başlatılmasına dair kamuoyunda bu kadar şeyler tartışılırken, Sayın Öcalan’la, Sayın milletvekilimiz Ahmet Türk ve Ayla Akad Ata görüşmeye başlamışken aynı zaman da devlet kimi organlarını görüşmeye göndermişken ve bunlarla birlikte toplumdaki umutlar gelişmelerle yüz yüze iken böylesi bir süreçte hem Lice’de hem Şemdinli’de 20’nin üzerinde gerillanın katledilmesi, Avrupa da bu alçakça cinayetin işlenmesi her Kürt gibi nefret ve şiddetle kınıyoruz.

Fransa hükümetinin bu cinayeti aydınlatması yalnızca Kuzeyli Kürtlerin değil, PKK’nin ve bütün Kürtlerin talebi olduğu, Türkiye de ki Kürtlerin de talebi olduğunu bununla birlikte yalnızca oradaki Kürt devrimcilerine, kadın hareketinin neferlerine, Kürt kadınlarına karşı bu katliam gerçekleşmemiştir, aynı zaman da bu çokça demokrasisine güvenen ve demokrasisiyle övünen ve iddia eden Fransa’ya da bir tokattır. Fransa demokrasisinin de arkadan hançerlenmesidir. Fransa hükümeti ne yapıp yapıp bu alçakça cinayeti bütün ayrıntılarını açığa çıkararak aydınlatmalıdır. Ve başta Kürt kamuoyu olmak üzere tüm Dünyayla paylaşmalıdır.

Bunun ve özellikle Avrupa da dönen dolapların açığa çıkarılması ve gerçekten Avrupa demokrasisine de kendi eksikliklerini tamamlaması yönünde katalizör rolü oynayacağını düşünüyorum. Diğer yönüyle de bu tür cinayetlerin, katliamların böylesi süreçte araştırılmasının geliştirilmemesi yönünde devlet ve hükümetin ciddi bir sorumlulukla yaklaşmasını bekliyoruz.

Hükümet ve devlet sorunun çözüm noktasında gerçekten samimi ve duyarlılarsa, hükümetle devletin haberi olmadan bu tür faili meçhul, bu tür katliamların altına hiç kimsenin imza atma cesaretini gösteremeyeceğini düşünüyorum.

Türkiye de yaşıyoruz. Narkotik ve fuhuşun nasıl işlendiğini ve kimlere bağlı olduğunu çok iyi görüyoruz. Fuhuş masası kimlere başlıdır, fuhuşu yaptıranlar kimlerdir, nasıl işleniyor çok iyi görüyoruz. 34 sivili katletmek terörün daniskasıdır. Kürtler sadece kendi ülkelerinde özgürce ve kendi haklarıyla kültürleriyle yaşamak istemişlerdir. Kimsenin dilini, dinini yasaklamamışlardır. Ama dil üzerinde Türk hükümetinin dil konusunda Kürtler üzerinde hep terörü olmuştur. Kürtleri kişiliksiz olarak Türkleştirme faaliyetleriyle bir terör bir soykırım uygulamaktadırlar. Bu terörün Türk ve Avrupa gladyosunun ortak bir uygulama ile yapmışlardır. Eğer bu onların gerçekleştirdiği bir katliam değilse bunun açığa çıkarılması için ellerinden geleni yapmaları gerekir.

Suçsuzluk psikolojisi ile bunun örgütün iç çatışması olarak görüp daha ne olup bittiğine anlam yüklemeden böyle bir açıklama yapmak da ancak olsa olsa Hüseyin Çelik gibi ciddiyetsize yaraşır.

Son olarak Paris’te ki 3 kadın siyasetçinin katliamını basın ve yayın organları ve hükümet örgüt içi hesaplaşma ve infaz olduğunu söylüyorlar. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben Sakine arkadaşı 1978’den beri tanıyorum. 6 yılda beraber cezaevinde yattık, Avrupa’da birkaç kez bir arada bulunduk, burada da (Erbil) kendisiyle karşılaştık, görüştük. Dolayısıyla gerçekten yalnız PKK’lilerin değil görüştüğü herkes üzerinde etkisi olan ve sempatik bir duruş sergileyen bir arkadaşımızdı. Ve kendi şahsında başlı olduğu kurum veya topluluğa dahi zarar verme niyetinde olanları dahi terke ettiği bir kişiliktir. Bırakın PKK’nin kendi kurucu kadrosunu bu şekilde hele böylesi bir konjektörde kime hizmet edeceği bile bile yapmaz.

Yani şimdi her örgütte kimi sıkıntılar olur ve biz bu süreçleri takip ediyoruz. İşte 2003 de ki sıkıntılar PKK içerisindeki sıkıntılar biliniyor. Uluslar arası güçlerinin, bölge güçlerinin, Türkiye’nin yani PKK içerisinde bir grupla nasıl ilişkilenip hangi senaryolarla Kürdün özgürlük iradesini darmadağın etmeye çalıştıklarını biz çok iyi gördük.

Bugün Türkiye siyasetini izliyoruz. PKK’nin bu noktada ki açıklamalarını takip ediyoruz. Diyebilirim ki; Belki de tarihinde en fazla birliğinin beraberliğinin pekiştiği en fazla disiplinli hareket ettiği bir dönemi PKK yaşıyor. En fazla birbirini tamamlayabileceği bir pratik süreci yaşıyor. Ve böylesi bir süreçte neyin iç çelişkisi? Ha bu Türkiye’nin kafasının arkasında ki düşüncedir.

Bize de uzun bir süre Türk basını özellikle o yandaş medya olarak nitelendirilen medya DEP’ten tutalım HADEP’e ve BDP’ye  kadar, günümüze kadar “işte şu kanat bu kanat” gibi söylemlerle, “güvercinler, şahinler” yani hayal ettikleri şey neydi; Bizi kendi içimizde gruplara, kamplara bölerek iç çatışmayı derinleştirmek ve bizler enerjiyi içe akıtıp asıl öngördüğümüz stratejiden uzaklaşıp tam da onların istediği bir yaklaşım içerisindeydiler.

Biz diyoruz ki; bunlar ham hayale kapılmadır. Bugün PKK için söyledikleri de odur. Ki sanırım PKK, KCK buna zaten gerekli cevabı verdiler. En sert bir şekilde de bu konuda bu ithamlara karşı Hüseyin Çelik’e verilmesi gereken cevabı verdiler. Ama şimdi bizler legal demokratik alanda sorunun çözümü noktasında da köprü konumundayken bizi dahi “güvercin, şahin” diye bölmeye, ayırmaya çalışan bir zihniyet 30 yıldır her alan da kendisiyle mücadele eden bir yapılanmaya karşı kara propaganda da sınır tanımaz.

Nihayetinde kara propaganda da sınır tanımıyor. Şimdi bu boyutuyla da bir iç çelişkinin bir iç çatışmanın ürünüdür demesi yani ham hayale kapılmalarıdır, kara propagandanın devamıdır, bu dil Hüseyin Çelik’e de ve onun şahsında hükümete de, devlete de yakışacak bir dil değildir. Çünkü 35 yıldır bu dili kullanıyorlar. Bu yüzden bu dilin ve uslubün değiştirilmesi gerekir. Çözüme hizmet eden, barışa hizmet eden, kardeşliğe ve Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet eden bir dil uslup değildir. Bunları ifade etmek istiyorum. Diğer bir noktada da yani gerçekten bu başlayan diyaloğun müzakereye dönüşmesi ve hatta daha öncesi kamuoyuna yansıtılmıştı, Sayın Öcalan’ın 60 sayfalık bir yol haritası vardı. Uzun vadede sorunun çözümü noktasında atılması gereken pratik adımlar boyutuyla. O yol haritası aslında Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun barışçıl demokratik şekilde çözümünün aynı şekilde bölge halklarıyla da barış içerisinde ve kardeşçe yaşaması ve kimlikli, kişilikli bir duruşla da uluslar arası alanda ciddi devlet olarak bir algının yaratılabileceği noktasında tekrardan dikkate alınması ve bunun ilgili çevreler tarafından da basın-yayın ve aydınlar tarafından da bu yol haritasını tekrarda gündemleştirerek tartışılmasında çok büyük fayda olacağını düşünüyorum.

Çünkü bu yol haritası hem Türkün hem Kürdün hem demokratik Türkiye’nin hem de Özerk Demokratik Kürdistan’ın yol haritasıydı ve bu yol haritasında birinin mağlubiyeti ve birinin zaferi üzerine inşa edilen bir yapılanma değil tam aksine her iki tarafında kaybetmediği iki tarafında kazanmadığı fakat mücadele tarihinden ders çıkararak bir daha aynı hataların, aynı zaafların işlememesi noktasında yeniden yapılandıracakları bir toplumsal gerçeklikle bizi yüz yüze getirir ki bundan sonraki yaşamda da bütün egemenlikçi zihniyete karşı duracaktır diye düşünüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Haber okunma sayısı: 695
Haber eklenme tarihi : 19.01.2013 18:01



YORUMLAR

Yorum Başlığı

Yorum

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

KATEGORİYE AİT DİĞER HABERLER


YAZARLAR

DİYARBAKIR - HAVA DURUMU

DIYARBAKIR

ÇOK OKUNANLAR

  • Listelenecek kayıt bulunamadı